Sinemamızda Erol Taş ve Kötü Adam Gülüşü


Biz onu ya sinirli bir üvey baba olarak izledik ya da acımasız bir düşman… Onu beyaz perdedeki sert bakışları, karpuzun göbeğini bir başka yiyişi ve gülüşü, kötü adam rollerini canlandırmasıyla hatırlıyoruz.Susuz Yaz‘ın Kocabaş Hasan’ı, Duvarların Ötesi‘nin Babaç’ı, İnce Cumali‘nin Ali Ağası, Diyet’in Bilal Ustası ve daha nicesi..

1928 Erzurum doğumlu Erol Taş, iki yaşında babasını kaybetmesi üzerine annesiyle birlikte İstanbul’a taşınırlar. Burada okula devam ederken hamallıktan tezgahtarlığa kadar çeşitli mesleklerde çalışır. Sanatçının sinemaya girişi tam bir tesadüftür. Sinemaya tesadüfi girişini şöyle anlatır sanatçı: “Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de işten kaytarıp çekimleri izliyorduk arkadaşlarla. Günlerce süren çekimlerden birinde mahallede oturan birkaç serseri, film ekibine musallat olup onları rahatsız etmeye başladı. Film ekibini korumak için birkaç arkadaşımla birlikte, serserilerle kavgaya giriştik ve Lütfi Bey’in yanında onlara bir güzel dayak çektik. Serseriler toz oldu tabi. Lütfi Akad daha sonra haber göndermiş bana, ‘Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın’ diye. Böylece sinema hayatım başladı. Filmdeki rolümü diğer yönetmenler de beğendi ve ardı ardına teklifler gelmeye başladı.Sinemaya girişinden itibaren 40 yıllık sinema kariyerinde altısı başrol olmak üzere 600 kadar filmde rol alır.

Beyaz perdede kötü adam rolleri ile görmeye alıştığımız usta sanatçı, kötü adam rollerinin dışına çıktığı filmlerde, aslında her tür karakteri rahatlıkla oynayabileceğini de ispatlamıştır. Öyle ki zaman zaman iyi karakter rolleriyle beyaz perdeye çıkıp seyirciyi şaşırmayı başarmıştır. Onun iyi rolleri oynayabilmesinin en önemli kaynağı sinema dışındaki hayatında iyi bir baba ve esnaf olmasından gelir. İlk eşini kaybettikten sonra bir süre üç çocuğu Güler, Gönül ve Metin’e hep annelik hem babalık yapar. Çocukların anneleri hastanede ölüm döşeğindeyken bir olsun onları yalnız bırakmaz ve annelerinin durumunu hissettirmez. Yalnızca kendi çocukları değil mahallede gördüğü diğer çocuklara karşı gösterdiği şefkat ile bilinir  semti Cankurtaran’da. Ama her zamanki gibi medya araçlarının yönlendiriciliği o denli büyüktür ki bizler Erol Taş’ı hep şiddet yanlısı, kötü baba, akraba ve düşman olarak televizyonlarda. İyi karakter rollerine bakacak olursak 1967’de çekilen ve Türkân Şoray’la başrolü paylaştığı Ana filmi onun az rastlanan iyi adam tiplemeleri için gösterilecek ilginç bir örnektir. Yaptığı balık ağları ile geçimini sağlayan Şevket (Erol Taş), kan davası yüzünden ailesi ile birlikte köy köy dolaşmaktadır. Sinemanın kötü adamı olarak bilinen Taş, filmdeki Şevket tiplemesinde tamamen farklı bir karakter çizmektedir. Kanlısı rolündeki Kadir Savun’la sanki rolleri değişmiş gibidirler. Bu seyirci içinde çok alışılagelmiş bir durum değildir. Yıllar süren takibin sonunda Şevket kanlısı Musa tarafından vurularak öldürülür.

Beyaz perdenin kötü, günlük yaşamın iyi kalpli adamı Erol Taş’ta Yeşilçam’ın kalıpları içinde kendisine biçilen kötü adam rolünün hakkını vererek zihinlerde yer etmiştir. Bizler onu daima Susuz Yaz filmindeki Bahar geline olan tutkusunu ineğin memesinden süt emmesinden, kötü adam rolüyle oynadığı filmlerde şapur şupur yediği karpuzlar ve tavuklar sonrası attığı kötü adam kahkahası ile hatırlayacağız.

Kaynaklar:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Erol_Ta%C5%9F

Reklamlar

Uçmak İçin İyi Bir Gün Değil: Doğancılar


Ağacın yeşil yapraklarının sağına soluna, altına üstüne birtakım siyah gölgeler kümelenmişti. Bu siyah kümelerin orta yerinde bir sarı çaresizlik kendinden emin bir o kadar da inatçı olarak buradayım diyordu. 10 karga baş başa vermiş yavru bir kediyi esir almışlar, ağaçtan atmaya çalışıyorlardı. Kedi kargaların sayıca çok olmasına karşın önünü arkasını sağını solunu aynı anda korumaya çabalıyordu. Bu nedenledir ki ağaçta tuhaf bir ruh hali almıştı. Kargalar kedinin varlığına karşı avazları çıktığınca bağırıyorlar dillerinden geldiğince küfrediyorlardı. Belki de hepsi bir olup kediye saldırsalar anında onu ağaçtan atacaklardı ama bir sorun vardı. Kediye karşı sayılarının çok olmasına rağmen kargalar arasında birlik yoktu. Kedi her defasında teker teker hamle yapan kargaları geri püskürtüyor, hamlesinin boşa gittiğini gören karga onurun zedelenmesinin verdiği kuyruk acısıyla arkasına bakmadan ağaçtan kaçıyordu. Bu tek tük saldırılar belli bir süre böyle devam etti. Sonunda saldırmaktan yılan kargalar hep bir ağızdan Doğancılar parkını inleterek sağa sola kaçıştılar. Kedi mağlubiyeti kabullenen kargaların arkasından tam sevinç gösterilerine başlayacaktı ki ayağı kayarak sırt üstü yere çakıldı. Bunu ganimet bilen parkın başıboş köpekleri kedinin peşine topuklamaya başlamışlardı. Kedi 10 kargaya karşı verdiği onurlu mücadelesinin ardından benliğini basan kendini beğenmişlik ve otorite duygusuna yenik düşmüştü. Şimdi Doğancılar parkında o köşe senin bu köşe benim, arkasında köpekler kısa süreli bir sürgün oyunu oynuyordu galiba.

Doğancılar parkı dedikte gelip göreniniz varsa bilir. İçinde mermerden yapılma bir çeşmesinin, yapay bir ırmak tasvirinin toplandığı doğanlı bir havuzunun olduğu, yeşilliğinin üzerinde yükselen çınar ağaçlarıyla bir başka görünen bir park olduğunu bilir buranın. Ama bu gördüklerimizin daha da ötesi var. Öncelikle Doğancılar, tarihiyle birçok vakaya tanıklık etmiş ve bu vakalardan bazı zamanlar dili yanmış bir yerdir. Üsküdar’ın tepe noktasında yer alan bu park, tarihte av yapılan bir tepe halindeyken bugün kimilerinin gözünde nezih ve hayvan dostu görünmek isteyen insanların konakladıkları ve hayvanlarını gezdirmeye çıkardıkları yer olarak hüküm sürmektedir. Niye böyle bir telaffuz kullanma gereği hissettiğimi soracak olursanız bu kişiler hayvan sevgilerini yalnızca bu park içinde gösterip dönüş yolunda hayvanlarına kızıp tekme atacak kadar zihniyetleri oyalama düşkünü olmalarıdır. Tabi, genele konuşmuyorum, istisnalar olabilir.

Doğancılar 4. Murat döneminde, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata’dan uçuşuna tanıklık etmiş bir yer olması bakımından önemlidir. Kendisine bin ilmin efendisi yakıştırması yapılan (farsça hezar kelimesi bin anlamına gelir, fen kelimesi ile bin ilimli anlamını tamamlar) Hezarfen Ahmet Çelebi, İsmail Gevheri ve Leonardo Da Vinci’nin araştırmalarından esinlenerek geliştirdiği kanat sistemiyle Galata’dan uçarak boğazı geçip Doğancılara inmiştir. Tabi bu inişin birde sürgünü olacaktır, o da Cezayir’e. ‘’Bu âdem pek havf edilecek bir âdemdir, her ne murad ederse elinden gelir, böyle kimselerin bakaası caiz değil” diyerek Ahmet Çelebi’yi ilimden ve ilerlemeden korktukları için sürgün etmişlerdir. Yıllar sonra 1950’ler de Hezarfen Ahmet Çelebi’yi PTT pullarında yer vererek sürgün edildiği topraklarda hatırlanmaya nail etti. Ne hoş durumdur bu ki hatırlanmaz. Tabi bu o güne kadar alışılmadık bir şey değildir. Bunun gibi daha neler gördü bu memleket…

Surre-i Hümâyûn’a ev sahipliği yapmış olan Doğancılar, değişik vakalarla da karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan en bilineni de 31 Mart Vakasına benzer olan 1913 te çıkan olaydır. Buranın en eski sahaflarına, tarihçilerine sordum pek bilinmez dediler. Herhalde hatırlanmak istemediler ya da pek mühim bir olay değildi kanısına vardım.

Sözümüzü bir otorite mücadelesinden açtık nerelere getirdik. Sahi ne oldu bizim kediye. Köpekler fena hırpaladı herhalde diyecek oldum ki bizim kedi yine geldi aynı ağacın dalına kuruldu. Bu sefer on değil yirmi kargayla beraber. Çeteyi ağaca yıkmışlar anlaşılan. Bu sefer her iki tarafın da işi zor. Bir yanda koca karga ordusunun tüm parka rezil olması gibi olasılık, diğer tarafta ise kedinin hışır olması gibi olasılık. Hadi o zaman hepinize kolay gelsin…

GÖKHAN KULOĞLU

Deliler Diyarından Bir ‘Guguk Kuşu’ Geçti


Ken Kesey’in 1962 de yazdığı, Çek yönetmen Milos Forman’ın 1975 de üzerine film çektiği klasikleşmiş eser, One Flew Over the Cuchoo’s Nest / Guguk Kuşu. Jack Nicholson’un başrolünde oynadığı 9 Oscar’a aday olup 5 Oscar ödülü alma başarısı göstermiş olan bu eser var olan sisteme dayanamayıp karşı çıkmanın bedelini ödeyen McMurphy’i, herkesin sağır ve dilsiz olarak bildiği Kızılderili şefi Bromden’in dilinden anlatır, Guguk Kuşu. İsim çevirisiyle de tartışma odağına oturan bu filmin içinde tek kelime guguk kuşu geçmemesine rağmen kurtuluşu var olan hastane sistemine kapak atmak ve sonrasında buradan kaçıp özgürlüğüne kavuşmayı amaçlayan McMurphy’in hikâyesini konu edinmesi nedeniyle guguk kuşu imajı çizer. Bildiğiniz üzere guguk kuşları kendileri yapmadıkları bir yuvaya yavrularını bırakırlar, burada doğmamış olmasına rağmen guguk kuşu o yuvayı evi var sayar ve büyüyünce diğer kardeşlerini öldürüp yuvayı terk eder.  Filmde de deli taklidi yapan Bromden ve McMurphy guguk kuşları gibi deli hastanesindeki delilerin arasına sızarlar. Guguk kuşlarının yuvayı terk ederken diğer kardeşlerini öldürdüğü gibi Bromden’de doktorlar tarafından lobotomi uygulanan McMurphy’i yastıkla boğarak hastaneden kaçar. İşte bu nedenledir ki filmin orijinal isminin çevirisi ‘’deliler diyarından biri geçti’’ olmasına rağmen ‘’Guguk Kuşu’’ olarak anılır.

Filmde, aslında akıl hasta olmayan, sadece fazla hassas ve zayıf olan kişilerin genellikle dışarıya uyum sağlayamayıp hastanede kalmayı tercih ettikleri bir ortama giren McMurphy, o zamana dek var olan sisteme karşı gelişi açıkça ifade edilir.  Psikiyatri dünyasına ve iktidar anlayışına karşı çıkan McMurphy, var olan sistemin ortamın ortasına düşmüş guguk kuşunu andırır ve her baş kaldırışında da hastane hemşiresi Racthed tarafından bastırılmaya çalışılır. Filmde göze çarpan en önemli unsurlardan bazıları: hastalar ile hastane görevlileri arasındaki cam bölme ( iktidar sahipleri ile bastırılmış olanlar arasındaki ayrım), hastaların ve McMurphy’in kumar oynadıklarında yaptıkları karışıklık üzerine hemşire Racthed’in ilaç vakti beyler uyarısı ( bireylerin baş kaldırmadan iktidar sahipleri tarafından susturulması ve zararsız hale getirilmesi), McMurphy’in hastalarla bahse girip mermer bölmeyi kaldırıp camı kırmak isteyip başaramaması üzerine ‘’lanet olsun ben en azından denedim demesi (bastırılmış sistem içindeki bazı kişilerin başkaldırışlarına diğer uyutulan kişilerin seyirci kalması) ve son olarak son isyanı üzerine lobotomi tedavisi uygulanarak etkisiz hale getirilen McMurphy (iktidara baş kaldıranların susturulması ve etkisiz hale getirilmesi) sahneleri unutulmayacak önemdedir. Bu sahneler filmi basit bir eser olmaktan çıkarıp var olan sisteme ‘hayır’ demeyi vurgulayan niteliğe bürümüştür. Filmde hastaların ilaç ve psikiyatri tedavisi ile özgürleştirildiğine ve kendini iyi hissetmesi sağlandığı vurgusunu yapan hastane yönetiminin bu fikrine karşıt olarak hastaların kendilerini en özgür ve kendileri gibi hissettikleri sahne hastaneden kaçtıkları sahne olarak yansır.

Akıllı, deli, iktidar, otorite, tedavi, sistem, yalıtım, farklılık, baş kaldırış, özgürlük temalarına değinen Guguk Kuşu, bize film boyunca gülmekle ağlamak arasında ferahlatıcı bir nitelik kazandırıyor.

Sözlerimi M. Foucault’ın sözleri ile noktalayacağım: ‘’İktidar her yerdedir, iktidarın her şeyi kaplamasından değil, her yerden gelmesinden dolayı böyledir. Bu bağlamda iktidar, bir kurum, bir yapı ya da bazılarının baştan sahip olduğu belirli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık bir stratejik duruma verilen addır. Öte yandan, iktidar elde edilen ya da elden kaçırılan bir şey değil, sayısız noktalardan çıkarak, eşitsiz ve hareketli bağlantılar içinde işleyen bir yapıdır. Bu bağlantılar ise, basit bir yasaklama ya da sürdürme rolü olan üstyapı konumunda değildirler, var oldukları her yerde doğrudan üretici rol oynarlar. ( M.Foucault 1993a. 99-100 )

Ve bu iktidara uymak ya da ona karşı çıkmakta bizim elimizde…

GÖKHAN KULOĞLU

Yarım Kalmış Bir Bulmacanın Son Parçası: Rembrandt


Çok değil, geri bıraktığımız Haziran’a kadar aramızdaydı çağdaşlarıyla. 17. yüzyılda denizaşırı ticaretin getirdiği refahla, bilim ve sanat dallarında Avrupa’nın engelişmiş ülkelerinden biri haline gelen Hollanda toplumuna, kent ve kırsal kesimdeki yaşama ve sanata, usta ressamların gözünden bakma fırsatı elde ettik. Kaçımız bu fırsatı değerlendirebildik bilmiyorum ama ben değerlendirenler arasındaydım. SSM ‘de( Sakıp Sabancı Müzesi) gerçekleştirilen sergiyle birlikte Hollanda resim sanatının Avrupa resim sanatına getirdiği yeniliği, ışığı kullanımdaki ustalığını, dönemin atmosferini ve sanata yansımasını genişbir çerçevede gözlemleme fırsatı buldum. Rembrandt’a ait 10 eserin bulunduğu sergide ayrıca dönemin en büyük isimleri arasında gösterilen Johannes Vermeer’in ”Aşk Mektubu” adlı eseri de yer alıyordu. Frans Hals, Jan Steen ve Jacob van Ruisdael gibi pek çok ismin eserlerini görücüye çıkmıştı. Üstelik orijinal tablo halleriyle birlikte. Eski ahşap kokan çerçeveler arasında kimi zaman fırçanın tuale yoğun kimi zamansa ufak darbelerle dokunduğu bu salonda olmak güzeldi. Peki görme fırsatına nail olamayanlar için kim mi bu Rembrandt?

Rembrandt Harmensz van Rijn, kuşkusuz Hollanda’nın hatta 17. yüzyıl Avrupa’sının en önemli ressamlarındandır. ‘Işığın ressamı’olarak tanımlanan sanatçı, yaşamı boyunca düzenli olarak ürettiği otoportreleriyle ve kendine özgü sanatsal teknikleri ve ışığı ustaca kullanması ile tanınmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgenin çarpıcı kullanımıyla yarattığı zıtlıkların, bireysel ve bütünsel anlamda insan ruhunun ve doğanın tezatlarını da yansıttığını söyleyebiliriz. Ernst H.Gombrich’in de sözünü ettiği üzere Rembrandt’ın otoportrelerinden tanıdığımız o keskin ve sabit gözler, insan kalbinin derinliklerini görüyor olmalılar. Otopotrelerinde ışığı ve gölgeyi ustaca kullanan Rembrandt, günümüzdeki fotoğraf makinelerinin ürünü olan fotoğraflara gerçekçilikte fark atacak hassasiyettedir. Özellikle Juno ve Otopotre 1661 adlı eserlerindeki ışığın insan yüzünde yarattığı kıvrımlar ve bu kıvrımlara dolan gölgenin 17.y.y. Avrupası insan ruh halini betimlemesi açısından eşsizdir.

Barok akımın en güçlü temsilcilerinden olan Rembrandt, sanatsal olarak temalar, manzaralar, oto-potreler,  tarihsel tablolar, dinsel tablolar ve desen-gravürler konu edinmiştir. Bu çalışmalardan örnek verecek olursak içlerinden bir tanesi vardır ki  “Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi”ni (Mauritshuis, Lahey) yaptı. Bu tablo, Rembrandt’ın Amsterdam’daki ilk önemli siparişlerinden biriydi. Cerrahlar Loncası üyelerinin bir anatomi incelemesi için toplandığı bir konferansı tasvir eden resimde, Dr. Tulp yanındakilerle birlikte kadavrayı incelemektedir. Figürlerden birinin elindeki kağıtta orada bulunanların adı yazılıdır. Resim, bu açıdan tarihsel bir belge niteliğindeydi. Bu tablo tarihsel belge niteliğinden çok kompozisyon içindeki ruh halini ustaca yansıtma açısından önemlidir. Özellikle Hollanda’ya özgü toplu portre geleneğine yenilik getirir. Kişiler doğal boyutlarıyla, günlük yaşamda davrandıkları gibi ve çok inandırıcı bir ışıklandırmayla çizerek başka sanatçılara da ilham kaynağı olmuştur. Rembrandt’ın bu tablosundan esinlenen Glen Tetley, Marcel Landowski’nin bir müziği üzerine (Birinci Senfoni), bir bale düzenledi.

Rembrandt, Hollanda’nın kültür, bilim, ticaret ve politik açıdan doruk noktası olarak kabul edilen ‘Altın Çağı’nda yaşamıştır. İtalyan Rönesans sanatından etkilenen Rembrandt kompozisyonlarına, ince ve özenli fırça darbeleri gibi geleneksel tekniklerden uzaklaşarak, kalın ve özgür fırça darbeleriyle, ancak uzaktan algılanabilen bir kompozisyon yaratmıştır. Bu teknik, bitmemiş bir resim etkisi veriyordu. Dolaysıyla form birebir resmedilmiş değil, ‘ima’ edilmiş oluyordu. Böylece taklitçilikten uzak olduğunu vurgulamayı amaçlıyordu. Özellikle eserlerine bakma fırsatınız olursa sizinde dikkatinizi bu husus çekecektir. (Eserlerin içinde otopotrelerde bu husus açıkça gözler önüne serilmiştir.)

Rembrandt’ın eserlerinde yatan gizem ve onu diğer sanatçılardan ayıran keskin çizgi, eserlerindeki henüz bitmemişlik hissi vermesidir. Benimsediği bu anlayışla resmi tamamlamayı, bu yarım kalmış gizem altında yatan gerçeği aramayı bizlere bırakmasıdır. Umarım sizlerde birgün bir yerlerde Rembrandt’ın eserlerine denk gelir bu yarım kalmış bulmacanın bir parçası olma şansını yakalarsınız.

GÖKHAN KULOĞLU

Reklamın Retoriği


Retorik kelimesinin izlerine ilk kez Antik Yunan’da rastlamaktayız. Platon’un Gorgias adlı eserinde geçmektedir.  Yine aynı zamanda M.Ö. 5 y.y. da Sokrates çevresindekiler tarafından da kullanılmıştır. Retorik kelime anlamı olarak güzel söz söyleme, hitabet sanatı anlamına gelmektedir. Dili ikna etmek amaçlı kullanılan sanatlardan biridir. Bu retoriğin temekinde üç ana öğre yatmaktadır: bir söylevci, bir dinleyici ve düşünce ve görüşleri iletilebilmek amaçlı dil.

Retorik, edebiyatta, siyasette, mahkemelerde, doğal dilde, bilim dışı akıl yürütmede, fikirde, güzel konuşmada, gizli unsur içinde, gizli olanın arkasındaki niyette ortaya çıkar. Dolayısıyla retorik kendini kısıtlamamış yayılmıştır. Bu yayılma ile daha başka alanlara da sıçramıştır.

Retorik, bireyler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde durur ve insanlarda bulunan ve ya bulunmayan unsurlar üzerindeki hitabı amaçlar. Retoriğin ethos, pathos ve logos boyutu vardır. Kaynağını retorikten alan (hitap sanatı) üç boyut farklı alanlarda karşımıza çıkmaktadır.

Reklamın ikna sürecinde karşımıza üç ana aktör çıkmaktadır. Bunlar: ethos, pathos ve logostur. Bu üç öğenin adı bize  başta A. Dumas’ın Üç Silahşörlerinden Athos, Porthos ve Aramis’i  andırsa da reklam ve kişisel iletişim sektörü için hizmet vermektedir. Yani demek oluyor ki, bu yazımız da at üzerinde yol alan silahşörlere yer vermeyeceğiz.

Aristoteles’in ikna teorisinde üç temel unsur yer almaktadır. Kaynak(ethos), mesaj(logos) ve izleyenin duyguları(pathos)’tur. Tarih sahnesinde karşımıza çıkan en kapsamlı ikna incelemesi olan Aristo’nun Retorik‘inde(söz söyleme sanatında) da kişilerin duyuları ön planda değerlendirilmiştir.

Duygu kullanımı 21.yy reklamcılığının vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiştir. Bunu inkar edemeyiz. Özellikle izleyicilerin duygularına yönelik yapılan reklamlarda amaçlanan, bireylerde var olan ihtiyaçların uyandırılması şeklindedir. Böylece, algısal süreç sonunda kişilerde yaşanan uyarılmalar, fiziksel ve biyokimyasal olarak davranışlarını şekillendirilmesine yardım etmekte. Bu duygusal özelliğin kullanımı ile ikna etme kuvvetlenmektedir. Buna bağlı olarak ikna ile birlikte hitap sanatı ortaya çıkmaktadır. En iyi hitap edenin ürününü satması gerçeği. Pazar sektöründe binlerce benzer ürün içinden yalnız birkaçı diğerlerinin önüne geçebilmekte ve ürününü milyonlara ulaştırabilmektedir. Bunun böyle olmasındaki en önemli faktör de hiç kuşkusuz hitap sanatıdır.

Tüketici ile duygusal bağ kurma ve tüketiciyi ikna etme amacı içinde ethos, pathos ve logosu en iyi yönetmenin verdiği avantaj kuruma yansımaktadır. Anadolu Sigortanın bir dönem yapmış olduğu reklam filminde Atatürk’ün 1924 Erzurum depremindeki durum tespiti ve halkı ziyareti sahnesi ikna tüketici ile duygusal açıdan bağ kurma amaçlanmıştır. Burada oluşturduğu hitap ile birlikte tüketicilerinin gözünde inandırılığı ve duygusal bağlılığı yakalamıştır. Yine siyasilerin seçim öncesindeki konuşmalarında da retorik karışımıza çıkmaktadır. Bu retorik bazen inandırıcı olurken çoğu kezde inandırıcılıktan uzak olmaktadır. Hatırlayanız var mı bilmem ama bir dönem Trt 1 de sık sık yayınlanan bir Genç Parti Cem Uzan seçim vaatleri oldukça popülerdi o dönemler. Mazottan tarımdaki ürünlere kadar birçok alanda uçuk devrimler. Sonuçta o dönemler yapılan bu çalışma da bir reklam örneği teşkil ediyordu. Ama retorikten biraz uzak diyelim ya da hitap sanatından…

İşte reklamcılıkta önemli yer tutan ikna da bu verdiğimiz örneklerde belirttiğimiz gibi bir şeyi kabullendirme veya duygusal ve fiziki bağ kurma açısından önemli yer tutar. Türk reklam tarihinin unutulmaz reklamlarından olan Renault Toros 12 de ki gibi verdiğiniz mesaj görselle uyuşmazsa inandırıcılıktan bir hayli uzak olur. Bakarsınız adamın biri reklamda olduğu gibi aracı bir dağın tepesine çıkarmak isteyebilir ve başına iş alabilir. Yine Türk reklam tarihinin fenomenlerinden 1989 yapımlı Lassa reklam filminde Renault Flash marka araçla geri geri drift yaparak lassa lastiğin kalitesini ve yolda tutuş gücünü göstermekte iknanın bir başka yoluna hizmet etmektedir. Çok düşündürsede. O nedenle ki en iyisi biz hitap sanatımızı ayaklarımızı yere basacak şekilde oluşturmayı amaç edinmeliyiz. Torosların tepesinde veya geri geri drift yapmakta değil…

GÖKHAN KULOĞLU

Suskunluk Sarmalı Üzerine


 “Çocuktuk, beyaz don giyerdik, ayaklarımız yarı çıplak. Sonbahar ve ilkbaharın güneşli akşamüstünde köy yaşlılarının toplandığı yer, cami duvarının dibiydi, caminin kıble duvarının yani kaleye cephe duvarının dibi. Çocuksu merakımızdan yanlarına sokulur, anlattıkları hikâyelere kulak kesilirdik. “Kafile”den, “gâvur”dan konuşulurdu; bazen ortalığı hüzün kaplar, bazen de kahkahalar yankılanırdı kalenin bedenlerinde. Ve yıllar sonra anladık “kafile”nin, “gâvur”un ne olduğunu. Ama artık “ilk ağızlar” yoktu etrafta, göçmüşlerdi tek tek! Bakındık etrafa, onlara en yakın kuşak olarak bir biz kalmıştık bu toprakların üzerinde. Yaşlılar da ağız değiştirmişti, nasıl olduysa. Tuhaf… Hikâyeler bir başka anlatılmaya başlanmıştı; sırıtan bir riyakârlık… Tarih çarpıtılıyordu amansızca, neden oldu bilinmez!”  (Mustafa Kayahan- Nemrut Topraklarında Suskunluk Sarmalı’ından)

Kitle iletişim araçlarının belirli konu başlıklarını kamunun görüş ve tartışma alanından uzaklaştırma yeteneği vardır. Alman sosyolog Elisabeth Noelle-Neumann’ın suskunluk sarmalı kuramıda işte tam bu noktaya vurgu yapmaktadır. Uzun bir süreç sonrası geliştirilen kuram dört öğe arasındaki etkileşimle ilgilenmektedir. Bu öğeler: kitle iletişimi, kişilerarası iletişim, toplumsal ilişkiler ve bireyin çevresi hakkında sahip olduğu algılamalardır. (Alemdar ve Erdoğan 1998, s.294)

Suskunluk sarmalı, kişisel düşüncenin başkalarının ne düşündüğüne bağlı olduğunu ele alan temel sosyo-psikolojik düşünceden kaynaklanır. (Mc Quail ve Winddahl 1997, s.135) İnsanlar belli bir görüşü benimsemede yalnız olduklarını düşünürlerse bu görüşü açık olarak ifade etmekten kaçınırlar. belli bir görüşün toplumda kitle iletişim araçları tarafından ne kadar destek gördüğü görüşün etkisinde belirleyicidir. İşte görüşün destek aldığı bu noktada düşünceyi suskunluğa gömmek amaçlı ortaya kitle iletişim araçlarının etkisi ortaya çıkar. Kitle iletişim kanalları yoluyla bireylerin düşüncelerini içlerinde saklı tutmaları ve dışarı vurmamaları sağlanır. Bunu sağlarken propaganda unsurundan da yararlanır. Örnek verecek olursak İkinci Dünya savaşı sırasında yapılan propagandalar bunlara örnek verilebilir. (Goebbels Alman Propaganda Çalışmaları) Bir başka örnek vermek gerekirse karşı düşüncede olan ya da sapkınlığa yatkın kişileri meydan önünde giyotin cezasına çarptırmak örnek verilebilir. Yahutta George Orwell’in 1984’ün deki ‘’Big Brother’’ın herkesi gözetlemesi ve sapkınlığa eğilimli olanları takip ederek cezalandırması ve daha sonra kendi düşüncesine uygun hale getirmesi kesiti örnek verilebilir.

   Suskunluk sarmalı modeli, Almanya’daki seçimler öncesi kamoyu araştırmaları sırasında Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar arasındaki oy farkını ölçümlerken geliştirilmiştir. Kuram, kişinin içinde yaşadığı toplumun nabzını tuttuğu halde genele aykırı düşüncelerini dışlamaktan ya da zarar görmekten korktuğu için açıklamamsı felsefesine dayanmaktadır. Ancak birey kendi düşüncesini bir başkası tarafından dillendirildiğini görünce destek olmaktadır. Suskunluk sarmalı modelinde, sarmaldan çıkabilme önemlidir. İşte bireyin, kendi düşüncesine sahip birini desteklemesi kendisini ifade etmesi sarmaldan çıkışının ifadesidir. Sarmaldan çıkma arttıkça benzer düşünceler açıklanacak veya desteklenecektir. Mel Gibson’un Brave Heart filminde olduğu gibi işgal altındaki İşkoçya’da yapılan zulüm ve yaptırımlara karşı halkın boyun eğmek zorunda kalması suskunluk sarmalını, Willam Wallace’ın başlattığı ayaklanma ve aykırılık suskunluk sarmalından çıkışa ve bir düşüncenin yayılmasına örnektir. Bunun gibi birçok örnek daha üretebiliriz, etrafımıza bakmamız yeterli olacaktır.

  Suskunluk sarmalı, suskunluğun sarmal halinde yayılmasıdır. Sardıkça susturur ve susulur. Bireyler sustukça sarılır ve büyür. Kuramın en önemli yanı günlük hayatta uygulanabilir olmasıdır. Her insan hayatında bir kez kendini suskunluk sarmalının içinde bulmuştur. Bu kurama büyük ölçüde sürü psikoloji benzetmesi de yapılabilir. Bu durumda kanaat önderlerinin, görsel-işitsel medyanın etkisi çok büyüktür. Aynı zamanda suskunluk sarmalı, mahalle baskısına da benzetilebilir. Ya da bilimsel olarak toplumsal denetime. Sapkın bireyler toplum tarafından dışlanmakla tehdit edilmektedir. Yalancı çoban hikayesinde olduğu gibi.

Binlercesi ten rengi nedeniyle yapılan zulmü kabul eden siyahi halkın içinden yalnız bir kişi dört duvar arasında 27 yılı göze alarak konuştu ve düzene karşı çıktı. Evet Nelson Mandela, beyazların temsil ettiği bir parlemontaya ve onların çıkardığı yasalara karşı çıkması nedeniyle Güney Afrika’nın Robben Adasında 27 yıl hapis yattı. Bu davranışıyla ırkçılığa karşı mücadelede halklara ilham kaynağı oldu.

  Öğrencilere para karşılığında ders verip öğrencilerin aklını karıştırdığı gerekçesiyle yargılanan ve cezalandırılan Sokrates. Karşısına çıktığı heyetin halkı susturmasına, bastırmasına bakmadan savunduklarının arkasında durup Tanrılar ve kurul önünde onca bilgiye ve akışa rağmen, tek bildiğim şey hiçbirşey bilmediğimdir ifadesiyle sisteme karşı çıkmıştır.

Hasta denilen bir imparatorluğun son dönemlerinde, birçok aydın ve hükümet görevlisinin hangi manda himayesine girelim diye söz birliği ettiği bir ortamda, hükümet tarafından hakkında çıkarılan tutuklama kararlarına, tezgahlanan suikastlere aldırmadan vatanın dört bir yanını dolaşarak milli mücadeleyi başlatan M. Kemal Atatürk. Kurtuluş savaşı ve cumhuriyetle suskunluk sarmalından sıyrılarak ön plana çıkmıştır.

Günümüzde bizde hayatımızın birçok bölümünde suskunluk sarmalının içine düşmekteyiz. Farkında olmaksakta bu durumun içinden bazen çıkabiliyor bazende sarıldıkça büyüyen bu yumak içinde boğulup gidiyoruz. Bu iletişim ve sohbet ağı içinde gelişen yazımı şu sözlerle sonlandırıyorum: ‘’Bir hayalin varsa onu korumalısın. İnsanlar kendi yapamadıkları şeyleri senin de yapamayacağını söylemek isterler. Eğer birşeyi istiyorsan onu git ve al…’’

GÖKHAN KULOĞLU

Seyr-i Türkiye: Karadeniz Vapuru


  Genellikle Türkiye’de  halkla ilişkiler çalışmalarının örgütlü ve bilinçli olarak  1940 ile 1960 lı yıllar arasında ortaya çıktığı vurgulanır. Bunların önce kamu sektöründe ve daha sonra özel sektörde yaygınlaştığı belirtilir. Bu açıklamalar doğrultusunda birkez daha gün yüzüne çıkan bir gerçeğe tanıklık etmiş oluyoruz. O gerçek ne mi? Tabiri gereği suskunluk sarmalı, dahası yapılanların üzerini örtme yahut sizin zihninizin bir kenarında derinden düşünüp dışarı vuramadıklarınız…

Anadolunun kara bağrında açılan o bembeyaz sayfayı, hasta adam denilen bir ülkenin gerçekleştirdiği devrimi anlatma görevini üstelenen kara bir vapurun hikayesi. Kara bir vapur dediğime bakmayın, sadece adı Karadeniz Vapuru. Yoksa kendisi dönemin şartlarına rağmen adına inat bembeyaz boyanmış bir inanç, azim ve suskunluk sarmalı içinde kaybolmaya terk edilmiş bir halkla ilişkiler çalışması. Seyr-i Türkiye Karadeniz Vapuru…

”Bir seyyar sergi teşkilini düşündüm’’ sözlerinin mecliste Ali Cenani Bey tarafından aksedilmesi ile başlamış bir serüven olarak karşımıza çıkmaktadır. (19 Mart 1925) Bu seyyar sergi düşüncesi meclis tarafından gereksiz ve masraflı görülmüş ve meclis gündeminden çıkarılmak istenmişse de Ali Cenani Bey’in çabaları ve Cumhurbaşkanı Gazi M.Kemal Atatürk’ün destekleri doğrultusunda gündeme yeniden getirilip kabul edilmiştir. Bu seyyar sergi için Seyr-i Sefain’in en genç vapuru olan Karadeniz Vapuru seçilmiş ve cumhuriyetin bu tanıtım yolculuğuyla görevlendirilmiştir. Mart 1926 ‘da İstanbul-Haliç’te başlayan dönüştürme görevini Asıl Bey ve Naci Bey öncülüğünde gerçekleşmiştir.

Vapurun salonunda sergilenmek üzere tütünden, kütahya çinisine, lokumdan, Bursa-Hereke kumaş ve halılarına kadar birçok ürün avrupanın karşısına çıkması için hazırlanmıştır. Bu ürünlere ek olarak Ankara’nın tiftik keçisinin doldurulmuş bir örneği ilave edilmiştir. Ayrıca vapurun salonu ve birçok alanı ülkenin önde gelen sanatçılarına yaptırılan eserlerle donatılmış ve bununla da kalınmamış bir de heyet tarafından hazırlanan başlarında İstiklal Marşımızında bestecisi olan Zeki Beyin olduğu bir orkestrada vapurda yerini almıştı. Sergilenen ürünlerin her birinin üzerine dört lisanda tanıtım etiketleri yerleştirilmişti. Kaptan olarak Atlantiği geçme başarısı gösteren Seyr-i Cemalin kaptanı Lütfi Kaptan atanmıştı. Robert kolejinden lisan bilen tercümanlarda vapurda yerini almıştı. Sergiye katılmak isteyen tüccar ve esnaf için Galata’da bir büro oluşturulmuş ve buna ek olarak tüccarlara amaçlar ve organizasyon hakkında bilgi verilmiştir.

  Sergi vapuru için logosu olaraktaİstanbul açıklarından uzaklaşan Karadeniz Vapurunun önünde yürüyen  ticaret ve haber tanrıçası Hermes, elindeki asası yerine Seyr-i Sefa idaresinin amblemi yerşeltirilerek logo oluşturulmuştur. Sergi hakkında bilgi verici afişten, broşüre, basın ilanından, hatıra pullarına kadar herşey düşünülmüş ve hazır tutulmuştur. Vapurun ticari ürünleri sergilemek dışında önemli bir misyonu vardı. Bu misyon: bir imparatorluğun külleri üzerinden yükselmiş ve yüzünü modern bir dünyaya dönmüş genç bir cumhuriyeti Avrupa’ya tanıtmaktı. Bu nedenle geziye katılacak isimler önem arz ediyordu. Sergi reisi Rauf Bey olmak üzere, ilk kadın heykeltraşlardan Nermin Halki, daha sonra ilk kadın milletvekili olacak olan Mebrure Hanım olmak üzere Türk aydını ve insanın yüzünü temsil edecek kişiler seçilmiştir.Bu aşamaya kusurusuzca yürütülmüş bir organizasyon bilinçli ve örgütlü bir halkla ilişkiler çalışması halinde yürütülmüş olan bu seyyar sergi projesi Galata rıhtımından 3 ay sürecek olan yolculuğuna halkın büyük ilgisi dahilinde uğurlandı. (12 Haziran 1926) Karadeniz Vapuru boğazın sularından ayrılırken çaldığı düdük sesleriyle 3 aylığına İstanbul’a ve Anadolu’ya Allah’a ısmarladık diyordu. Planlar dahilinde olmasa da ilk liman olarak Cezayir’in Bona limanına uğrayan vapur halkın büyük ilgisini çekmiştir. (17 Haziran 1926)

20 Haziranda Barselona-İspanya limanına varan vapur büyük ilgiyle karşılanmış ve dakika 26 kişinin ziyaretine uğramıştır. 1 Temmuzda Le Havre-Fransa limanına uğrayan Karadeniz Vapuru, burada büyük ilgiyle karşılanmış ve binlerce ziyaretçi tarafından ziyaret edilmiştir. Orkestra konseri vermek için hazırlattığı afişleri Le Havre’de dağıtması ve gerçekleştirdiği organizasyonla Fransız basının ilgisini çekmiş ve takdirini toplamıştır. Vapur bu duraktan sonra Marsilya-Fransa limanına uğramışsa da protesto edilmiş ve hoş karşılanmamıştır. İkiside Fransız toprağı olmasına rağmen Le Havre’de bulduğu yakınlık ve ilgiyi burada bulamamıştır. 4 Temmuz da Londra-İngiltere ‘ye varan Karadeniz Vapuru, İngiliz yetkililerin vapuru Londra’nın en ucra köşesine demir attırmasına rağmen sergi 6 günde 25.000 kişi tarafından ziyaret edilmiştir. 10 Temmuzda Amsterdam-Hollanda limanına varmış ve burada da 20.000 kişi tarfından ziyaret edilmiştir.

Karadeniz Vapuru, bu gerçekleştirdiği liman ziyaretleriyle ürünleri satmak veya tanıtmaktan çok yanlış bilinen, önyargılarla anılan bir toplumun kültürünü, öğelerini, bireylerini ve hatta siyasi ideasını tanıtıyordu Avrupa’ya. Birçok çarptırılmış haberle, asparagas haberlerle, ön yargılarla karşılaşmasına rağmen yürüttüğü halkla ilişkiler çalışmasını kusursuzca sürdürmeye devam etmiştir. 14 Temmuzda Hamburg-Almanya limanına varan Karadeniz Vapuru, görkemli bir şekilde karışlanmıştır. Bayraklar ve tezahuratlar eşliğinde limana demir atmış ve binlerce kişi tarfından ziyaretçi akınına uğramıştır. Ürünlerinin birçoğu için ticari anlaşmalar imzalamıştır. 26 Temmuzda Helsinki-Finlandya limanına varan sergi vapuru, yağan yağmura rağmen limanda bekleyen binlerce kişi tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Türkçe olarak ‘’Gardaşlarımız gelmiş’’ diye bağıranlar dahi olmuştu. Bu kişiler Rusya’dan sürgün edilen Kazan Türkleriydi. 29 Temmuz Leningrad-SSCB limanına varan Karadeniz Vapuru, yetkililer tarafından titizlikle aranmış belli kısıtlamalara tabi tutulmuştur. Yetkililerin halka engel olmasına rağmen vapura günde 9.000 civarında ziyaretçi akın etmiştir. Bu liman ziyaretinden sonra Karadeniz Vapuru, İstanbul’a dönüş yolculuğunu gerçekleştirmiştir.

Bu vapur yeni kurulmuş cumhuriyetin anyası olmaya çalışırken özellikle kendi topraklarında bazılarınca yerden yere vurulmuş, bazılarınca yokluklara rağmen desteklenmiştir. Kimilerince coşkularla karışlanmış, kimilerince soğuk. Karadeniz Vapuru, İstanbul limanına ayak bastıktan sonra yolcular dağılıp bir suskunluk sarmalı içinde zihinlerde unutulup gitti. Yahutta unutturuldu. Bu arada Karadeniz Vapuruna ne oldu diye merak ediyorsanız, 1951 de kadro dışı bırakılıp önce parçalandı daha sonra da satıldı. Yahutta jilet fabrikasına erkeklerin yüzleri kaymak gibi olsun diye satıldı…

GÖKHAN KULOĞLU