Yarım Kalmış Bir Bulmacanın Son Parçası: Rembrandt


Çok değil, geri bıraktığımız Haziran’a kadar aramızdaydı çağdaşlarıyla. 17. yüzyılda denizaşırı ticaretin getirdiği refahla, bilim ve sanat dallarında Avrupa’nın engelişmiş ülkelerinden biri haline gelen Hollanda toplumuna, kent ve kırsal kesimdeki yaşama ve sanata, usta ressamların gözünden bakma fırsatı elde ettik. Kaçımız bu fırsatı değerlendirebildik bilmiyorum ama ben değerlendirenler arasındaydım. SSM ‘de( Sakıp Sabancı Müzesi) gerçekleştirilen sergiyle birlikte Hollanda resim sanatının Avrupa resim sanatına getirdiği yeniliği, ışığı kullanımdaki ustalığını, dönemin atmosferini ve sanata yansımasını genişbir çerçevede gözlemleme fırsatı buldum. Rembrandt’a ait 10 eserin bulunduğu sergide ayrıca dönemin en büyük isimleri arasında gösterilen Johannes Vermeer’in ”Aşk Mektubu” adlı eseri de yer alıyordu. Frans Hals, Jan Steen ve Jacob van Ruisdael gibi pek çok ismin eserlerini görücüye çıkmıştı. Üstelik orijinal tablo halleriyle birlikte. Eski ahşap kokan çerçeveler arasında kimi zaman fırçanın tuale yoğun kimi zamansa ufak darbelerle dokunduğu bu salonda olmak güzeldi. Peki görme fırsatına nail olamayanlar için kim mi bu Rembrandt?

Rembrandt Harmensz van Rijn, kuşkusuz Hollanda’nın hatta 17. yüzyıl Avrupa’sının en önemli ressamlarındandır. ‘Işığın ressamı’olarak tanımlanan sanatçı, yaşamı boyunca düzenli olarak ürettiği otoportreleriyle ve kendine özgü sanatsal teknikleri ve ışığı ustaca kullanması ile tanınmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgenin çarpıcı kullanımıyla yarattığı zıtlıkların, bireysel ve bütünsel anlamda insan ruhunun ve doğanın tezatlarını da yansıttığını söyleyebiliriz. Ernst H.Gombrich’in de sözünü ettiği üzere Rembrandt’ın otoportrelerinden tanıdığımız o keskin ve sabit gözler, insan kalbinin derinliklerini görüyor olmalılar. Otopotrelerinde ışığı ve gölgeyi ustaca kullanan Rembrandt, günümüzdeki fotoğraf makinelerinin ürünü olan fotoğraflara gerçekçilikte fark atacak hassasiyettedir. Özellikle Juno ve Otopotre 1661 adlı eserlerindeki ışığın insan yüzünde yarattığı kıvrımlar ve bu kıvrımlara dolan gölgenin 17.y.y. Avrupası insan ruh halini betimlemesi açısından eşsizdir.

Barok akımın en güçlü temsilcilerinden olan Rembrandt, sanatsal olarak temalar, manzaralar, oto-potreler,  tarihsel tablolar, dinsel tablolar ve desen-gravürler konu edinmiştir. Bu çalışmalardan örnek verecek olursak içlerinden bir tanesi vardır ki  “Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi”ni (Mauritshuis, Lahey) yaptı. Bu tablo, Rembrandt’ın Amsterdam’daki ilk önemli siparişlerinden biriydi. Cerrahlar Loncası üyelerinin bir anatomi incelemesi için toplandığı bir konferansı tasvir eden resimde, Dr. Tulp yanındakilerle birlikte kadavrayı incelemektedir. Figürlerden birinin elindeki kağıtta orada bulunanların adı yazılıdır. Resim, bu açıdan tarihsel bir belge niteliğindeydi. Bu tablo tarihsel belge niteliğinden çok kompozisyon içindeki ruh halini ustaca yansıtma açısından önemlidir. Özellikle Hollanda’ya özgü toplu portre geleneğine yenilik getirir. Kişiler doğal boyutlarıyla, günlük yaşamda davrandıkları gibi ve çok inandırıcı bir ışıklandırmayla çizerek başka sanatçılara da ilham kaynağı olmuştur. Rembrandt’ın bu tablosundan esinlenen Glen Tetley, Marcel Landowski’nin bir müziği üzerine (Birinci Senfoni), bir bale düzenledi.

Rembrandt, Hollanda’nın kültür, bilim, ticaret ve politik açıdan doruk noktası olarak kabul edilen ‘Altın Çağı’nda yaşamıştır. İtalyan Rönesans sanatından etkilenen Rembrandt kompozisyonlarına, ince ve özenli fırça darbeleri gibi geleneksel tekniklerden uzaklaşarak, kalın ve özgür fırça darbeleriyle, ancak uzaktan algılanabilen bir kompozisyon yaratmıştır. Bu teknik, bitmemiş bir resim etkisi veriyordu. Dolaysıyla form birebir resmedilmiş değil, ‘ima’ edilmiş oluyordu. Böylece taklitçilikten uzak olduğunu vurgulamayı amaçlıyordu. Özellikle eserlerine bakma fırsatınız olursa sizinde dikkatinizi bu husus çekecektir. (Eserlerin içinde otopotrelerde bu husus açıkça gözler önüne serilmiştir.)

Rembrandt’ın eserlerinde yatan gizem ve onu diğer sanatçılardan ayıran keskin çizgi, eserlerindeki henüz bitmemişlik hissi vermesidir. Benimsediği bu anlayışla resmi tamamlamayı, bu yarım kalmış gizem altında yatan gerçeği aramayı bizlere bırakmasıdır. Umarım sizlerde birgün bir yerlerde Rembrandt’ın eserlerine denk gelir bu yarım kalmış bulmacanın bir parçası olma şansını yakalarsınız.

GÖKHAN KULOĞLU

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s