Yarım Kalmış Bir Bulmacanın Son Parçası: Rembrandt


Çok değil, geri bıraktığımız Haziran’a kadar aramızdaydı çağdaşlarıyla. 17. yüzyılda denizaşırı ticaretin getirdiği refahla, bilim ve sanat dallarında Avrupa’nın engelişmiş ülkelerinden biri haline gelen Hollanda toplumuna, kent ve kırsal kesimdeki yaşama ve sanata, usta ressamların gözünden bakma fırsatı elde ettik. Kaçımız bu fırsatı değerlendirebildik bilmiyorum ama ben değerlendirenler arasındaydım. SSM ‘de( Sakıp Sabancı Müzesi) gerçekleştirilen sergiyle birlikte Hollanda resim sanatının Avrupa resim sanatına getirdiği yeniliği, ışığı kullanımdaki ustalığını, dönemin atmosferini ve sanata yansımasını genişbir çerçevede gözlemleme fırsatı buldum. Rembrandt’a ait 10 eserin bulunduğu sergide ayrıca dönemin en büyük isimleri arasında gösterilen Johannes Vermeer’in ”Aşk Mektubu” adlı eseri de yer alıyordu. Frans Hals, Jan Steen ve Jacob van Ruisdael gibi pek çok ismin eserlerini görücüye çıkmıştı. Üstelik orijinal tablo halleriyle birlikte. Eski ahşap kokan çerçeveler arasında kimi zaman fırçanın tuale yoğun kimi zamansa ufak darbelerle dokunduğu bu salonda olmak güzeldi. Peki görme fırsatına nail olamayanlar için kim mi bu Rembrandt?

Rembrandt Harmensz van Rijn, kuşkusuz Hollanda’nın hatta 17. yüzyıl Avrupa’sının en önemli ressamlarındandır. ‘Işığın ressamı’olarak tanımlanan sanatçı, yaşamı boyunca düzenli olarak ürettiği otoportreleriyle ve kendine özgü sanatsal teknikleri ve ışığı ustaca kullanması ile tanınmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgenin çarpıcı kullanımıyla yarattığı zıtlıkların, bireysel ve bütünsel anlamda insan ruhunun ve doğanın tezatlarını da yansıttığını söyleyebiliriz. Ernst H.Gombrich’in de sözünü ettiği üzere Rembrandt’ın otoportrelerinden tanıdığımız o keskin ve sabit gözler, insan kalbinin derinliklerini görüyor olmalılar. Otopotrelerinde ışığı ve gölgeyi ustaca kullanan Rembrandt, günümüzdeki fotoğraf makinelerinin ürünü olan fotoğraflara gerçekçilikte fark atacak hassasiyettedir. Özellikle Juno ve Otopotre 1661 adlı eserlerindeki ışığın insan yüzünde yarattığı kıvrımlar ve bu kıvrımlara dolan gölgenin 17.y.y. Avrupası insan ruh halini betimlemesi açısından eşsizdir.

Barok akımın en güçlü temsilcilerinden olan Rembrandt, sanatsal olarak temalar, manzaralar, oto-potreler,  tarihsel tablolar, dinsel tablolar ve desen-gravürler konu edinmiştir. Bu çalışmalardan örnek verecek olursak içlerinden bir tanesi vardır ki  “Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi”ni (Mauritshuis, Lahey) yaptı. Bu tablo, Rembrandt’ın Amsterdam’daki ilk önemli siparişlerinden biriydi. Cerrahlar Loncası üyelerinin bir anatomi incelemesi için toplandığı bir konferansı tasvir eden resimde, Dr. Tulp yanındakilerle birlikte kadavrayı incelemektedir. Figürlerden birinin elindeki kağıtta orada bulunanların adı yazılıdır. Resim, bu açıdan tarihsel bir belge niteliğindeydi. Bu tablo tarihsel belge niteliğinden çok kompozisyon içindeki ruh halini ustaca yansıtma açısından önemlidir. Özellikle Hollanda’ya özgü toplu portre geleneğine yenilik getirir. Kişiler doğal boyutlarıyla, günlük yaşamda davrandıkları gibi ve çok inandırıcı bir ışıklandırmayla çizerek başka sanatçılara da ilham kaynağı olmuştur. Rembrandt’ın bu tablosundan esinlenen Glen Tetley, Marcel Landowski’nin bir müziği üzerine (Birinci Senfoni), bir bale düzenledi.

Rembrandt, Hollanda’nın kültür, bilim, ticaret ve politik açıdan doruk noktası olarak kabul edilen ‘Altın Çağı’nda yaşamıştır. İtalyan Rönesans sanatından etkilenen Rembrandt kompozisyonlarına, ince ve özenli fırça darbeleri gibi geleneksel tekniklerden uzaklaşarak, kalın ve özgür fırça darbeleriyle, ancak uzaktan algılanabilen bir kompozisyon yaratmıştır. Bu teknik, bitmemiş bir resim etkisi veriyordu. Dolaysıyla form birebir resmedilmiş değil, ‘ima’ edilmiş oluyordu. Böylece taklitçilikten uzak olduğunu vurgulamayı amaçlıyordu. Özellikle eserlerine bakma fırsatınız olursa sizinde dikkatinizi bu husus çekecektir. (Eserlerin içinde otopotrelerde bu husus açıkça gözler önüne serilmiştir.)

Rembrandt’ın eserlerinde yatan gizem ve onu diğer sanatçılardan ayıran keskin çizgi, eserlerindeki henüz bitmemişlik hissi vermesidir. Benimsediği bu anlayışla resmi tamamlamayı, bu yarım kalmış gizem altında yatan gerçeği aramayı bizlere bırakmasıdır. Umarım sizlerde birgün bir yerlerde Rembrandt’ın eserlerine denk gelir bu yarım kalmış bulmacanın bir parçası olma şansını yakalarsınız.

GÖKHAN KULOĞLU

Reklamın Retoriği


Retorik kelimesinin izlerine ilk kez Antik Yunan’da rastlamaktayız. Platon’un Gorgias adlı eserinde geçmektedir.  Yine aynı zamanda M.Ö. 5 y.y. da Sokrates çevresindekiler tarafından da kullanılmıştır. Retorik kelime anlamı olarak güzel söz söyleme, hitabet sanatı anlamına gelmektedir. Dili ikna etmek amaçlı kullanılan sanatlardan biridir. Bu retoriğin temekinde üç ana öğre yatmaktadır: bir söylevci, bir dinleyici ve düşünce ve görüşleri iletilebilmek amaçlı dil.

Retorik, edebiyatta, siyasette, mahkemelerde, doğal dilde, bilim dışı akıl yürütmede, fikirde, güzel konuşmada, gizli unsur içinde, gizli olanın arkasındaki niyette ortaya çıkar. Dolayısıyla retorik kendini kısıtlamamış yayılmıştır. Bu yayılma ile daha başka alanlara da sıçramıştır.

Retorik, bireyler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde durur ve insanlarda bulunan ve ya bulunmayan unsurlar üzerindeki hitabı amaçlar. Retoriğin ethos, pathos ve logos boyutu vardır. Kaynağını retorikten alan (hitap sanatı) üç boyut farklı alanlarda karşımıza çıkmaktadır.

Reklamın ikna sürecinde karşımıza üç ana aktör çıkmaktadır. Bunlar: ethos, pathos ve logostur. Bu üç öğenin adı bize  başta A. Dumas’ın Üç Silahşörlerinden Athos, Porthos ve Aramis’i  andırsa da reklam ve kişisel iletişim sektörü için hizmet vermektedir. Yani demek oluyor ki, bu yazımız da at üzerinde yol alan silahşörlere yer vermeyeceğiz.

Aristoteles’in ikna teorisinde üç temel unsur yer almaktadır. Kaynak(ethos), mesaj(logos) ve izleyenin duyguları(pathos)’tur. Tarih sahnesinde karşımıza çıkan en kapsamlı ikna incelemesi olan Aristo’nun Retorik‘inde(söz söyleme sanatında) da kişilerin duyuları ön planda değerlendirilmiştir.

Duygu kullanımı 21.yy reklamcılığının vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiştir. Bunu inkar edemeyiz. Özellikle izleyicilerin duygularına yönelik yapılan reklamlarda amaçlanan, bireylerde var olan ihtiyaçların uyandırılması şeklindedir. Böylece, algısal süreç sonunda kişilerde yaşanan uyarılmalar, fiziksel ve biyokimyasal olarak davranışlarını şekillendirilmesine yardım etmekte. Bu duygusal özelliğin kullanımı ile ikna etme kuvvetlenmektedir. Buna bağlı olarak ikna ile birlikte hitap sanatı ortaya çıkmaktadır. En iyi hitap edenin ürününü satması gerçeği. Pazar sektöründe binlerce benzer ürün içinden yalnız birkaçı diğerlerinin önüne geçebilmekte ve ürününü milyonlara ulaştırabilmektedir. Bunun böyle olmasındaki en önemli faktör de hiç kuşkusuz hitap sanatıdır.

Tüketici ile duygusal bağ kurma ve tüketiciyi ikna etme amacı içinde ethos, pathos ve logosu en iyi yönetmenin verdiği avantaj kuruma yansımaktadır. Anadolu Sigortanın bir dönem yapmış olduğu reklam filminde Atatürk’ün 1924 Erzurum depremindeki durum tespiti ve halkı ziyareti sahnesi ikna tüketici ile duygusal açıdan bağ kurma amaçlanmıştır. Burada oluşturduğu hitap ile birlikte tüketicilerinin gözünde inandırılığı ve duygusal bağlılığı yakalamıştır. Yine siyasilerin seçim öncesindeki konuşmalarında da retorik karışımıza çıkmaktadır. Bu retorik bazen inandırıcı olurken çoğu kezde inandırıcılıktan uzak olmaktadır. Hatırlayanız var mı bilmem ama bir dönem Trt 1 de sık sık yayınlanan bir Genç Parti Cem Uzan seçim vaatleri oldukça popülerdi o dönemler. Mazottan tarımdaki ürünlere kadar birçok alanda uçuk devrimler. Sonuçta o dönemler yapılan bu çalışma da bir reklam örneği teşkil ediyordu. Ama retorikten biraz uzak diyelim ya da hitap sanatından…

İşte reklamcılıkta önemli yer tutan ikna da bu verdiğimiz örneklerde belirttiğimiz gibi bir şeyi kabullendirme veya duygusal ve fiziki bağ kurma açısından önemli yer tutar. Türk reklam tarihinin unutulmaz reklamlarından olan Renault Toros 12 de ki gibi verdiğiniz mesaj görselle uyuşmazsa inandırıcılıktan bir hayli uzak olur. Bakarsınız adamın biri reklamda olduğu gibi aracı bir dağın tepesine çıkarmak isteyebilir ve başına iş alabilir. Yine Türk reklam tarihinin fenomenlerinden 1989 yapımlı Lassa reklam filminde Renault Flash marka araçla geri geri drift yaparak lassa lastiğin kalitesini ve yolda tutuş gücünü göstermekte iknanın bir başka yoluna hizmet etmektedir. Çok düşündürsede. O nedenle ki en iyisi biz hitap sanatımızı ayaklarımızı yere basacak şekilde oluşturmayı amaç edinmeliyiz. Torosların tepesinde veya geri geri drift yapmakta değil…

GÖKHAN KULOĞLU

Suskunluk Sarmalı Üzerine


 “Çocuktuk, beyaz don giyerdik, ayaklarımız yarı çıplak. Sonbahar ve ilkbaharın güneşli akşamüstünde köy yaşlılarının toplandığı yer, cami duvarının dibiydi, caminin kıble duvarının yani kaleye cephe duvarının dibi. Çocuksu merakımızdan yanlarına sokulur, anlattıkları hikâyelere kulak kesilirdik. “Kafile”den, “gâvur”dan konuşulurdu; bazen ortalığı hüzün kaplar, bazen de kahkahalar yankılanırdı kalenin bedenlerinde. Ve yıllar sonra anladık “kafile”nin, “gâvur”un ne olduğunu. Ama artık “ilk ağızlar” yoktu etrafta, göçmüşlerdi tek tek! Bakındık etrafa, onlara en yakın kuşak olarak bir biz kalmıştık bu toprakların üzerinde. Yaşlılar da ağız değiştirmişti, nasıl olduysa. Tuhaf… Hikâyeler bir başka anlatılmaya başlanmıştı; sırıtan bir riyakârlık… Tarih çarpıtılıyordu amansızca, neden oldu bilinmez!”  (Mustafa Kayahan- Nemrut Topraklarında Suskunluk Sarmalı’ından)

Kitle iletişim araçlarının belirli konu başlıklarını kamunun görüş ve tartışma alanından uzaklaştırma yeteneği vardır. Alman sosyolog Elisabeth Noelle-Neumann’ın suskunluk sarmalı kuramıda işte tam bu noktaya vurgu yapmaktadır. Uzun bir süreç sonrası geliştirilen kuram dört öğe arasındaki etkileşimle ilgilenmektedir. Bu öğeler: kitle iletişimi, kişilerarası iletişim, toplumsal ilişkiler ve bireyin çevresi hakkında sahip olduğu algılamalardır. (Alemdar ve Erdoğan 1998, s.294)

Suskunluk sarmalı, kişisel düşüncenin başkalarının ne düşündüğüne bağlı olduğunu ele alan temel sosyo-psikolojik düşünceden kaynaklanır. (Mc Quail ve Winddahl 1997, s.135) İnsanlar belli bir görüşü benimsemede yalnız olduklarını düşünürlerse bu görüşü açık olarak ifade etmekten kaçınırlar. belli bir görüşün toplumda kitle iletişim araçları tarafından ne kadar destek gördüğü görüşün etkisinde belirleyicidir. İşte görüşün destek aldığı bu noktada düşünceyi suskunluğa gömmek amaçlı ortaya kitle iletişim araçlarının etkisi ortaya çıkar. Kitle iletişim kanalları yoluyla bireylerin düşüncelerini içlerinde saklı tutmaları ve dışarı vurmamaları sağlanır. Bunu sağlarken propaganda unsurundan da yararlanır. Örnek verecek olursak İkinci Dünya savaşı sırasında yapılan propagandalar bunlara örnek verilebilir. (Goebbels Alman Propaganda Çalışmaları) Bir başka örnek vermek gerekirse karşı düşüncede olan ya da sapkınlığa yatkın kişileri meydan önünde giyotin cezasına çarptırmak örnek verilebilir. Yahutta George Orwell’in 1984’ün deki ‘’Big Brother’’ın herkesi gözetlemesi ve sapkınlığa eğilimli olanları takip ederek cezalandırması ve daha sonra kendi düşüncesine uygun hale getirmesi kesiti örnek verilebilir.

   Suskunluk sarmalı modeli, Almanya’daki seçimler öncesi kamoyu araştırmaları sırasında Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar arasındaki oy farkını ölçümlerken geliştirilmiştir. Kuram, kişinin içinde yaşadığı toplumun nabzını tuttuğu halde genele aykırı düşüncelerini dışlamaktan ya da zarar görmekten korktuğu için açıklamamsı felsefesine dayanmaktadır. Ancak birey kendi düşüncesini bir başkası tarafından dillendirildiğini görünce destek olmaktadır. Suskunluk sarmalı modelinde, sarmaldan çıkabilme önemlidir. İşte bireyin, kendi düşüncesine sahip birini desteklemesi kendisini ifade etmesi sarmaldan çıkışının ifadesidir. Sarmaldan çıkma arttıkça benzer düşünceler açıklanacak veya desteklenecektir. Mel Gibson’un Brave Heart filminde olduğu gibi işgal altındaki İşkoçya’da yapılan zulüm ve yaptırımlara karşı halkın boyun eğmek zorunda kalması suskunluk sarmalını, Willam Wallace’ın başlattığı ayaklanma ve aykırılık suskunluk sarmalından çıkışa ve bir düşüncenin yayılmasına örnektir. Bunun gibi birçok örnek daha üretebiliriz, etrafımıza bakmamız yeterli olacaktır.

  Suskunluk sarmalı, suskunluğun sarmal halinde yayılmasıdır. Sardıkça susturur ve susulur. Bireyler sustukça sarılır ve büyür. Kuramın en önemli yanı günlük hayatta uygulanabilir olmasıdır. Her insan hayatında bir kez kendini suskunluk sarmalının içinde bulmuştur. Bu kurama büyük ölçüde sürü psikoloji benzetmesi de yapılabilir. Bu durumda kanaat önderlerinin, görsel-işitsel medyanın etkisi çok büyüktür. Aynı zamanda suskunluk sarmalı, mahalle baskısına da benzetilebilir. Ya da bilimsel olarak toplumsal denetime. Sapkın bireyler toplum tarafından dışlanmakla tehdit edilmektedir. Yalancı çoban hikayesinde olduğu gibi.

Binlercesi ten rengi nedeniyle yapılan zulmü kabul eden siyahi halkın içinden yalnız bir kişi dört duvar arasında 27 yılı göze alarak konuştu ve düzene karşı çıktı. Evet Nelson Mandela, beyazların temsil ettiği bir parlemontaya ve onların çıkardığı yasalara karşı çıkması nedeniyle Güney Afrika’nın Robben Adasında 27 yıl hapis yattı. Bu davranışıyla ırkçılığa karşı mücadelede halklara ilham kaynağı oldu.

  Öğrencilere para karşılığında ders verip öğrencilerin aklını karıştırdığı gerekçesiyle yargılanan ve cezalandırılan Sokrates. Karşısına çıktığı heyetin halkı susturmasına, bastırmasına bakmadan savunduklarının arkasında durup Tanrılar ve kurul önünde onca bilgiye ve akışa rağmen, tek bildiğim şey hiçbirşey bilmediğimdir ifadesiyle sisteme karşı çıkmıştır.

Hasta denilen bir imparatorluğun son dönemlerinde, birçok aydın ve hükümet görevlisinin hangi manda himayesine girelim diye söz birliği ettiği bir ortamda, hükümet tarafından hakkında çıkarılan tutuklama kararlarına, tezgahlanan suikastlere aldırmadan vatanın dört bir yanını dolaşarak milli mücadeleyi başlatan M. Kemal Atatürk. Kurtuluş savaşı ve cumhuriyetle suskunluk sarmalından sıyrılarak ön plana çıkmıştır.

Günümüzde bizde hayatımızın birçok bölümünde suskunluk sarmalının içine düşmekteyiz. Farkında olmaksakta bu durumun içinden bazen çıkabiliyor bazende sarıldıkça büyüyen bu yumak içinde boğulup gidiyoruz. Bu iletişim ve sohbet ağı içinde gelişen yazımı şu sözlerle sonlandırıyorum: ‘’Bir hayalin varsa onu korumalısın. İnsanlar kendi yapamadıkları şeyleri senin de yapamayacağını söylemek isterler. Eğer birşeyi istiyorsan onu git ve al…’’

GÖKHAN KULOĞLU

Seyr-i Türkiye: Karadeniz Vapuru


  Genellikle Türkiye’de  halkla ilişkiler çalışmalarının örgütlü ve bilinçli olarak  1940 ile 1960 lı yıllar arasında ortaya çıktığı vurgulanır. Bunların önce kamu sektöründe ve daha sonra özel sektörde yaygınlaştığı belirtilir. Bu açıklamalar doğrultusunda birkez daha gün yüzüne çıkan bir gerçeğe tanıklık etmiş oluyoruz. O gerçek ne mi? Tabiri gereği suskunluk sarmalı, dahası yapılanların üzerini örtme yahut sizin zihninizin bir kenarında derinden düşünüp dışarı vuramadıklarınız…

Anadolunun kara bağrında açılan o bembeyaz sayfayı, hasta adam denilen bir ülkenin gerçekleştirdiği devrimi anlatma görevini üstelenen kara bir vapurun hikayesi. Kara bir vapur dediğime bakmayın, sadece adı Karadeniz Vapuru. Yoksa kendisi dönemin şartlarına rağmen adına inat bembeyaz boyanmış bir inanç, azim ve suskunluk sarmalı içinde kaybolmaya terk edilmiş bir halkla ilişkiler çalışması. Seyr-i Türkiye Karadeniz Vapuru…

”Bir seyyar sergi teşkilini düşündüm’’ sözlerinin mecliste Ali Cenani Bey tarafından aksedilmesi ile başlamış bir serüven olarak karşımıza çıkmaktadır. (19 Mart 1925) Bu seyyar sergi düşüncesi meclis tarafından gereksiz ve masraflı görülmüş ve meclis gündeminden çıkarılmak istenmişse de Ali Cenani Bey’in çabaları ve Cumhurbaşkanı Gazi M.Kemal Atatürk’ün destekleri doğrultusunda gündeme yeniden getirilip kabul edilmiştir. Bu seyyar sergi için Seyr-i Sefain’in en genç vapuru olan Karadeniz Vapuru seçilmiş ve cumhuriyetin bu tanıtım yolculuğuyla görevlendirilmiştir. Mart 1926 ‘da İstanbul-Haliç’te başlayan dönüştürme görevini Asıl Bey ve Naci Bey öncülüğünde gerçekleşmiştir.

Vapurun salonunda sergilenmek üzere tütünden, kütahya çinisine, lokumdan, Bursa-Hereke kumaş ve halılarına kadar birçok ürün avrupanın karşısına çıkması için hazırlanmıştır. Bu ürünlere ek olarak Ankara’nın tiftik keçisinin doldurulmuş bir örneği ilave edilmiştir. Ayrıca vapurun salonu ve birçok alanı ülkenin önde gelen sanatçılarına yaptırılan eserlerle donatılmış ve bununla da kalınmamış bir de heyet tarafından hazırlanan başlarında İstiklal Marşımızında bestecisi olan Zeki Beyin olduğu bir orkestrada vapurda yerini almıştı. Sergilenen ürünlerin her birinin üzerine dört lisanda tanıtım etiketleri yerleştirilmişti. Kaptan olarak Atlantiği geçme başarısı gösteren Seyr-i Cemalin kaptanı Lütfi Kaptan atanmıştı. Robert kolejinden lisan bilen tercümanlarda vapurda yerini almıştı. Sergiye katılmak isteyen tüccar ve esnaf için Galata’da bir büro oluşturulmuş ve buna ek olarak tüccarlara amaçlar ve organizasyon hakkında bilgi verilmiştir.

  Sergi vapuru için logosu olaraktaİstanbul açıklarından uzaklaşan Karadeniz Vapurunun önünde yürüyen  ticaret ve haber tanrıçası Hermes, elindeki asası yerine Seyr-i Sefa idaresinin amblemi yerşeltirilerek logo oluşturulmuştur. Sergi hakkında bilgi verici afişten, broşüre, basın ilanından, hatıra pullarına kadar herşey düşünülmüş ve hazır tutulmuştur. Vapurun ticari ürünleri sergilemek dışında önemli bir misyonu vardı. Bu misyon: bir imparatorluğun külleri üzerinden yükselmiş ve yüzünü modern bir dünyaya dönmüş genç bir cumhuriyeti Avrupa’ya tanıtmaktı. Bu nedenle geziye katılacak isimler önem arz ediyordu. Sergi reisi Rauf Bey olmak üzere, ilk kadın heykeltraşlardan Nermin Halki, daha sonra ilk kadın milletvekili olacak olan Mebrure Hanım olmak üzere Türk aydını ve insanın yüzünü temsil edecek kişiler seçilmiştir.Bu aşamaya kusurusuzca yürütülmüş bir organizasyon bilinçli ve örgütlü bir halkla ilişkiler çalışması halinde yürütülmüş olan bu seyyar sergi projesi Galata rıhtımından 3 ay sürecek olan yolculuğuna halkın büyük ilgisi dahilinde uğurlandı. (12 Haziran 1926) Karadeniz Vapuru boğazın sularından ayrılırken çaldığı düdük sesleriyle 3 aylığına İstanbul’a ve Anadolu’ya Allah’a ısmarladık diyordu. Planlar dahilinde olmasa da ilk liman olarak Cezayir’in Bona limanına uğrayan vapur halkın büyük ilgisini çekmiştir. (17 Haziran 1926)

20 Haziranda Barselona-İspanya limanına varan vapur büyük ilgiyle karşılanmış ve dakika 26 kişinin ziyaretine uğramıştır. 1 Temmuzda Le Havre-Fransa limanına uğrayan Karadeniz Vapuru, burada büyük ilgiyle karşılanmış ve binlerce ziyaretçi tarafından ziyaret edilmiştir. Orkestra konseri vermek için hazırlattığı afişleri Le Havre’de dağıtması ve gerçekleştirdiği organizasyonla Fransız basının ilgisini çekmiş ve takdirini toplamıştır. Vapur bu duraktan sonra Marsilya-Fransa limanına uğramışsa da protesto edilmiş ve hoş karşılanmamıştır. İkiside Fransız toprağı olmasına rağmen Le Havre’de bulduğu yakınlık ve ilgiyi burada bulamamıştır. 4 Temmuz da Londra-İngiltere ‘ye varan Karadeniz Vapuru, İngiliz yetkililerin vapuru Londra’nın en ucra köşesine demir attırmasına rağmen sergi 6 günde 25.000 kişi tarafından ziyaret edilmiştir. 10 Temmuzda Amsterdam-Hollanda limanına varmış ve burada da 20.000 kişi tarfından ziyaret edilmiştir.

Karadeniz Vapuru, bu gerçekleştirdiği liman ziyaretleriyle ürünleri satmak veya tanıtmaktan çok yanlış bilinen, önyargılarla anılan bir toplumun kültürünü, öğelerini, bireylerini ve hatta siyasi ideasını tanıtıyordu Avrupa’ya. Birçok çarptırılmış haberle, asparagas haberlerle, ön yargılarla karşılaşmasına rağmen yürüttüğü halkla ilişkiler çalışmasını kusursuzca sürdürmeye devam etmiştir. 14 Temmuzda Hamburg-Almanya limanına varan Karadeniz Vapuru, görkemli bir şekilde karışlanmıştır. Bayraklar ve tezahuratlar eşliğinde limana demir atmış ve binlerce kişi tarfından ziyaretçi akınına uğramıştır. Ürünlerinin birçoğu için ticari anlaşmalar imzalamıştır. 26 Temmuzda Helsinki-Finlandya limanına varan sergi vapuru, yağan yağmura rağmen limanda bekleyen binlerce kişi tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Türkçe olarak ‘’Gardaşlarımız gelmiş’’ diye bağıranlar dahi olmuştu. Bu kişiler Rusya’dan sürgün edilen Kazan Türkleriydi. 29 Temmuz Leningrad-SSCB limanına varan Karadeniz Vapuru, yetkililer tarafından titizlikle aranmış belli kısıtlamalara tabi tutulmuştur. Yetkililerin halka engel olmasına rağmen vapura günde 9.000 civarında ziyaretçi akın etmiştir. Bu liman ziyaretinden sonra Karadeniz Vapuru, İstanbul’a dönüş yolculuğunu gerçekleştirmiştir.

Bu vapur yeni kurulmuş cumhuriyetin anyası olmaya çalışırken özellikle kendi topraklarında bazılarınca yerden yere vurulmuş, bazılarınca yokluklara rağmen desteklenmiştir. Kimilerince coşkularla karışlanmış, kimilerince soğuk. Karadeniz Vapuru, İstanbul limanına ayak bastıktan sonra yolcular dağılıp bir suskunluk sarmalı içinde zihinlerde unutulup gitti. Yahutta unutturuldu. Bu arada Karadeniz Vapuruna ne oldu diye merak ediyorsanız, 1951 de kadro dışı bırakılıp önce parçalandı daha sonra da satıldı. Yahutta jilet fabrikasına erkeklerin yüzleri kaymak gibi olsun diye satıldı…

GÖKHAN KULOĞLU

Simgelerin ve Gerçeğin Dili: Majid Majidi


 

Taşralı sıradan insana yönelmiş yönetmen Majid Majidi, İran’nın Tahran kentinde orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiştir. Majidi, uluslararası film eleştirmenlerinin beğenisini kazanan İranlı yönetmen filmleri uluslararası birçok ödül kazanmıştır. Majidi, dini ve siyasal bakış açısından çok muhafazakar olan İran Cumhuriyeti’nin kendi filmlerini yapması adına İran sinemasına kaynaklar kazandırmıştır.

Filmlerinde emek-emekçi çevresinde gelişen dramatik yapının yanısıra, her fırsatta kunduracılardan, inşaat işçilerine, marangozlardan küçük esnafa kadar her türlü emekçiye yer vermiştir. Fakat bunları yalnızca motif olarak işlememiş, ayrıca hepsini işleve dökmüştür. ‘’Cennetin Çocukları’’nın başlangıcında yırtık ayakkabıyı onaran kundarıcıyı ve onun zanaatkar ellerini yakın planda izleriz bir süre. Majidi, emekçiyi yakın plana alarak adeta onu kutsama görevini yerine gitirmiştir.

Majidi’yi, diğer yönetmenlerden ayıran bir noktada aileye verdiği önemdir. Genç yaşta babasının kaybeden yönetmen, filmlerinde baba-evlat ilişkisine sıkça yer vermiştir. ‘’Cennetin Rengi’’nde kör olmasına rağmen gönül gözüyle babasına doğruyu gösteren bir çocuğun potresini çizmektedir. Baba-evlat ilişkisi doğrultusunda doğruyu göstermeyi amaçlamaktadır.

Baran, Serçelerin Şarkısı, Söğüt Ağacı, Cennetin Rengi, Cennetin Çocukları ve Baba gibi filmleriyle uluslararası alanda ses getirmeyi başaran Majidi, filmlerinde yer verdiği çocuk karakterle ile bambaşka bir potre çizer izleyicinin gözünde. Küçük yaştaki çocukların omuzlarına yüklenen büyük yüklerin ve bu yüklerin altında büyüme sancısı çeken çocukları sıkça resmetmiştir.

Majidi, İslam peygamberi Hz. Muhammed’i konu alan değişik karikatürlerin yayımlandığı Danimarka’da, daha önce davet edildiği Danimarka Film Festivaline protesto amaçlı katılmamıştır. Bu davranışıyla filmlerinde çizdiği geleneksel ve kültürel fikirleri destekleyerek fikirlerine ne kadar bağlı olduğunu gözler önüne sermiştir.

 

Majidi’nin büyük bir yönetmen olmasını sağlayan başka özelliği de çok kuvvetli bir yönetmenlik sezgisine sahip olmasıdır. İnanılmaz bir göz ve müthiş bir imgeleme ile hepside başlı başına  bir anlam bütünlüğüne sahip sahneler ortaya çıkarmıştır. Cennetin Çocukları’nda ayaklarını havuza sokmuş çocukların ayakları etrafında gezinen balıklar imgesi gibi kuvvetli bir anlatım  gücüne sahip imgelerden Serçelerin Şarkısı’nda da bolca vardır. Örneğin Kerim’in  çorak kararmış bir tarlayı sırtında mavi bir kapı taşıyarak geçtiği sahne vardır ki sinema tarihine geçecek niteliktedir.

Majidi, imgelerin, emekçilerin, çocukların ve daha onun gibi nice gerçek olanın yazarı ve resmedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer gerçeklere ayıracak zamanınız olursa yönetmenin gerçeğe merdiven dayamış filmlerini izlemenizi tavsiye ederim.

GÖKHAN KULOĞLU

Bireysel ve Toplumsal Anlamda: Katharsis


BİREYSEL VE TOPLUMSAL ANLAMDA: KATHARSİS

 

Sözcük anlamı ‘’arınma, temizlenme’’ olan katharsis, Eski Yunan’da bir hekimlik terimi olarak kullanılmıştır. Bu dönemde ‘’kötü ve zararlı ruhların bedenden sışarı atılması’’ anlamını taşıyan katharsisi, Aristoteles tragedyanın merkezine oturtmuştur. Böylece sanatı psikolojik olarak temellendirmiştir. Poetica adlı eserinde, tiyatronun insana kendisini dışardan gösterdiği için arzulardan arınmasını sağladığını söylemektedir. Aristo, tragedyanın katastrophe ile sonlandığında arınmanın tamamen gerçekleşmediğini, arınmanın süreç olarak başladığını vurgular. Dolayısıyla seyirci oyun ile birlikte gerçek hayatta hataya düşmenin kötü sonuçlarını idrak eder.

Katharsisin ruhsal sonuçları acıma ve korkudur. Acıma hissi duyabilmenin bir koşulu da, tragedya kahramanlarının erdemli olduğuna inanmaktır. İzleyici, eserde yer alan trajik öyküyü izlerken etik bir iç yolculuğa girerek kendini kahramanın yerine koyduktan sonra; hem kahramana acır, hem de trajik öyküde yer alan faciadan korkar. Empati kurarak bir başkasına acıyan, sonra da aynı facianın kendi başına gelmesinden korkan izleyici; diğer tutkularını bir süre için durdurur ve kendi durumuyla ilgili iyimser düşüncelere sahip olur.

Katharsis yalnız sanat amaçlı değil, politik amaçlı olarak da kullanılagelmiştir. Sözgelimi Ortaçağ Avrupası’nda suçlunun kafasının giyotinle uçurulması, ya da bazı İslam ülkelerinde bir kadının zina işlediği için recm edilmesi, tutkulardan arınması amacıyla, halkın gözü önünde oluşturulan uygulamalardır. Korku nedeniyle insanlar o an için devlet yönetimini sorgulamaktan, ya da bireysel tutkularından vazgeçerek, bulundukları duruma  şükredeceklerdir. “Politik açıdan katharsis, birleştirici, kişileri bütünleştirici fırsat sağlar, insanların birbirine bağlanmasına ve güçlü tutkularını bırakmasına olanak tanır” (Deaderick 2000: 86).

  Üzüntülü bireyin, duygusal boşalım sürecine girerek, sürecin sonunda acılarından arınması durumu, ‘kathartik süreç’ adı altında kavramsallaştırılabilir. ‘Kathartik süreç’, müziksel ya da müzik dışı bir uyaran aracılığıyla ortaya çıkabilir. Sözgelimi halk arasında ‘efkâr dağıtmak’ olarak bilinen içkinin dertleşmeye ve müziğe eşlik ettiği eğlence ortamı, duygusal boşalım sağladığı için, yukarıda kavramsallaştırılan ‘kathartik süreç’e iyi bir örnektir. ‘Ağlayarak açılmak’ olarak adlandırılan deyim de müziksel veya müzik dışı uyaran aracılığıyla gerçekleşebilen ‘kathartik süreç’e iyi bir örnektir. Mezara giderek sevdiklerini ziyaret eden biri, bir dış uyaranla ‘kathartik süreç’ içine girerek rahatlar, halkın deyimiyle ‘ağlayarak açılır’. Yine iki dostun dertleşerek aralarındaki acıyı paylaşmaları anlamına gelen ‘içini dökmek’, insanlarda sağaltım sağlar.

Aynı sağaltım müziksel uyaranlarla da oluşabilir. Levinson, müziğin hüzün ve katharsis yoluyla oluşturduğu terapik etkiyi net bir biçimde ifade eder (1997:  230). Politika adlı kitabında Aristoteles de, müzikle oluşan katharsise sağaltıcı etkisi açısından yaklaşır: Filozof, eserinde müziğin eğitim, arınma, hobi, dinlence ve eğlence işlevlerine değinir (1983: 245).

 Bu düşünce psikolojinin etkin bir biçimde sanata yönlendirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Antik Yunan’da tragedya oyunlarında sıkça bu etki kullanılmıştır. İzleyici üzüntü verici durumlar karşısında kendisini oyuncunun yerine koyarak ya da duygusal olarak; ağlayarak veya gülerek bu arınma ve rahatlama durumuna bürünmüştür. Bu katarsis etkisi daha sonra özellikle savaş ve seçim dönemlerinde kullanılmıştır. İlk zamanlar tiyatro ve afişlerde kullanılan katharsis etkisini 2.Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanya’sında etkin olarak kullanılmıştır. A. Hitler’in yardımcılarından J. Goebbels tarafından propaganda unsuru içeren kısa filmler, afişler ve toplantılar yapılmıştır. Bu süreç zamanla etkin hale gelerek zamanla sinema filmlerine yansımaya başlamıştır. ‘’Ölü Ozanlar Derneği’’, ‘’ V For Vendetta’’, ‘’Esaretin Bedeli’’ gibi sinema filmlerinde katharsis etkisi sıkça filmin senaryosuna dokunmuştur. Biz bunu nereden mi anlayacağız ya da nereden mi anlıyoruz? Bir sinema filmini izledikten sonra , ‘’zaman nasıl geçti anlamadım’’, ‘’çok sürükleyici bir filmdi, hiç sıkılmadım’’, ‘’film resmen beni anlatıyordu’’ gibi buna benzer cümleler bunu destekler niteliktedir. Yine izlediğiniz sinema filmlerinde unutamadığınız sahneler aslında o filmin içine gizlenmiş katarsis ip uçlarının tam kendileridir. Örnek verecek olursak; izleyenler ‘’Brave Heart’’ adlı filmde Willam Wallas’ın idam edilirken ‘’özgürlük’’ diye haykırdığı sahneyle hatırlarlar filmi. İşte filmin içine gizlenmiş katarsis duygusal ve görsel olarak bize bu sahnede sunulmaktadır. Daha bunun gibi birçok filmde ve benzeri alanda duygusal arınmayı sağlayan katarsisle karşı karşıya kalıyoruz.

İnsan görme ihtiyacını her zaman gözleriyle giderecek diye kesin bir kural yoktur tabiatta. Yaygın teknoloji ve katharsis gibi birçok psikolojik ve felsefi düşüncelerin bilinçaltımıza kazındığı günümüzde nerde, ne zaman, ne hissedeceğimiz elimizden alınıyor olsa da bu psikolojik ve felsefi düşüncelerin sinemaya ve benzeri sektörlere renk kattığı kesin bir bulgu olsa da bu bulgunun çoğu zaman bireyleri kontrol amaçlı kullanıldığı tarihsel olarak anlaşılmaktadır. Günümüzde hayatımızın hemen hemen bir çok alanında olan katharsise isteyerek ya da istemeyerek ‘’alıştık’’ demek en doğrusu olsa gerek.

GÖKHAN KULOĞLU

Kaynaklar:

*Psiko-Etik Bir Fenomen Olan Katharsisin Müzikteki Görünümü: Banu Mutsan DÖNMEZ

*Poetica: Aristoteles

Hayatımızda ki Görünmez Çatı: Panoptikon


Sahi ne kadar zaman oldu yazmayalı. Kaydadeğer şeyler okumayalı. Tabi ki günümüzde bunu sorgulamaya vakit ayıramıyoruz ya da ayırmak için vakit kalmıyor. Onca şeyin içinde bazen birçok şeyden uzaklaşmak istediğimiz olmuyor değil. Bende geçenlerde öyle yaptım. Raftan bir kitap aldım okumak için. Okudum mu peki, güzel soru. İçinizden geçenlere katılıyorum, bencede okumadım. Sadece baktım sayfalarına öylece. Ta ki bir kelimenin farkına varana dek. ‘’Panopticon.’’ Evet panoptikon. Günümüzde insanların gözlem kuleleri altında yaşamaya alıştığı kusursuz bir gerçek. Birçoğumuz bu durumun varlığından dahi habersiz. İnsanlar kendini sahnenin ışıklarına öyle kaptırmışlar ki yüzlerinin tam ortasına inen tokattan dahi habersizler. Her neyse konuyu dağıtmayalım. Panoptikon dediğimizde aklımıza kuşkusuz ilk gelen İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modeli gelmektedir. Bu hapishane M.Foucault’un da ‘’Hapishanenin Doğuşu’’ adlı kitabında yoğun yer tutmaktadır. Bu panoptikon, gözlemlenmeye izin verir. Nereye kaçarsanız kaçın, nereye saklanırsanız saklanın sizi izleyen bu gözden kaçmak imkansızdır. G.Orwell’in ‘’1984’’ adlı eserindeki tele-ekran kavramına denk gelmektedir. Orwell da eserinde tele-ekranın insan üzerindeki denetim ve gözetim gücüne vurgu yapmaktadır. Her yanlış davranışın ceza getireceği bu yapı, hücre sistemine göre düzenlenmişti. Hücrelerin tam ortasında yükselen bir kule ile bütün hücreler gözetim ve denetim altına giriyordu. Bugün birçok konuda yabancı olmadığımız gibi. Sahi bu bizi rahatsız ediyor mu? Hiçte bile alıştık desem yeridir, bazen varlığını kendimizden uzak hissedince sağa sola bakınıp aradığımız bile oluyor. Nedense gözetim altında yaşamaktan zevk alıyoruz. Bir üst aklın diğer alt akılları elde etmesi gerekiyordur belki de.

Panoptikon hayatımıza 1785 de girmedi tabiki de. Ondan önce de vardı. İnsan varlığının bir doğası ya da bir gerekliliği olarak hep yanıbaşındaydı. Ta ki birileri farkına varıp kendi otoritesi için kullanana dek. Gözün iktidarı olan panoptikon aslında kendi içinde olana bitenlere kör, etrafında olan bitenlere ise bihaber olan bir yapıdır. Herkes katılmayabilir, panoptikonun da sevilecek yanları olabilir, diyenlerde çıkabilir. Saygı duyarım varlığımın gerekçesi olarak. M.Foucault’un da kitabında ele aldığı panoptikon da öğrencileri zapt etme amaçlı kurulan panoptik hapishane sistemi ile gözetimin gücüne ve disiplin başarısına vurgu yapmak istiyorum. Okumamış arkadaşlarıma bu eseri şiddetle tavsiye ediyorum. G.Orwell’in 1984 adlı kitabını da. Kitap okumayı sevmeyenlere de 1984 filmini ve National Geographic’in Americas Hardest Prisons adlı film tadındaki belgesini öneriyorum. Umarım hepimiz, bizi kuşatan panoptikonu birgün tanırız.

GÖKHAN KULOĞLU